Neden Türkiye?

2018 MAKROEKONOMİK GÖRÜNÜM VE 2019 ÖNGÖRÜLERİ
OYNAKLIKLARIN BELİRGİN ARTTIĞI BİR YIL

Küresel ekonomik faaliyet, 2018’de son yıllarda gözlemlenen eğilimin üzerinde bir performans çizse de, 2017 yılına kıyasla hız kaybetti ve coğrafyalar arasında senkronizasyonun azaldığı bir görünüm kazandı. Ticarette artan korumacılık tedbirleri ve bazı gelişen ekonomilerdeki finansal stres halihazırda dünya büyümesini olumsuz etkilemeye başlamış durumda. Ticari faaliyette artan oynaklık ve güven göstergelerindeki bozulma da küresel görünümün kötüleştiğini teyit ediyor. Tahminlerimize göre, küresel büyüme 2018’de, 2017’ye benzer %3,7 olarak gerçekleştikten sonra, 2019’da %3,5’e sınırlı yavaşlayabilir. 

Son dönemde devreye alınan korumacı önlemlerin beklenen direkt etkisi (ticaret kanalı) göreceli olarak sınırlı olsa da, özellikle Çin ve gelişen ülkeler için güven ve finansal kanal aracılığıyla dolaylı etkiler daha yüksek olabilir. 2018’in geneline yansıyan bu durum, ABD’ye mali teşvikler tarafından desteklenen güçlü performansıyla pozitif ayrıştığı bir yıl yaşatırken; buna karşılık, Avro Bölgesi’nde başlayan istikrarsızlık, Çin’in kademeli olarak yavaşlaması ile Brezilya, Türkiye ve Arjantin gibi bazı gelişen ülke ekonomilerindeki düzeltme finansal piyasalarda oynaklığı artıran başlıca unsurlar oldu. 

Çin’de finansal kırılganlıkları daha da derinleştirmeden (yuandaki değer kaybını ve özel sektördeki borç azaltma sürecini yöneterek), ticari korumacılık tedbirlerinin etkilerini hafifletmek için izlenen stratejilerin büyümeyi 2019’da %6’nın üzerinde tutması beklense de; genel olarak dünya büyümesine dair kaygılar 2019’un ana gündem maddesi olmaya aday. Nitekim, küresel merkez bankalarının parasal sıkılaştırma adımlarını ertelemesi, küresel finansman koşulları için bir miktar destekleyici olabilir. Bu durum, başta gelişen ekonomiler olmak üzere görece daha olumlu fon girişleriyle sonuçlanabilir. 

Gelişmiş piyasalardaki para stratejileri ile ilgili olarak, normalleşme sürecinin farklılaşan adımlarla devam edeceğini öngörüyoruz. ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz artırımlarına devam etmesini ve bu yılın Haziran ve Aralık aylarında iki ilave faiz artışıyla referans faiz oranını %2,75-3 bandına yükseltmesini bekliyoruz. Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) ise daha önce Aralık 2019 olarak öngördüğümüz repo faizindeki ilk artış takvimini, gelecek yılın Haziran ayına kaydırabileceğini tahmin ediyoruz. 

Sonuç olarak, küresel görünüme yönelik riskler aşağı yönlü olurken, ticaret savaşlarının ve Fed’in çıkış stratejisinin egemen olduğu bir ivmeyi takip edeceğini öngörüyoruz (gelişen ekonomilerde yenilenen satış dalgası potansiyel bir kaldıraç olabilir). Özellikle ABD’de, temel riskler Fed’in beklenenden daha hızlı sıkılaştırmaya gitmesi ve sert bir ekonomik yavaşlama olabilir (2020 için ekonomik durgunluk beklentisi düşük olsa da artmakta). Çin’de korumacılık önlemleri, özel sektörün borç azaltma sürecini engelleyecek potansiyel riskler taşırken; Avrupa’da ise Brexit üzerinde belirsizlikler artarken büyümedeki hız kaybı endişe edici seviyelere ulaşmış durumda. 

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE DENGELENME 

Türkiye ekonomisinin %7’nin üzerinde büyüdüğü 2017 yılındaki yüksek performansından sonra, 2018’in bir dengelenme yılı olması bekleniyordu; fakat bu etki biraz daha hızlı ve sert bir şekilde gerçekleşti. Enflasyon ve cari denge üzerindeki gecikmeli etkiler, Mart ayında başlayan gelişen ülke varlıklarındaki satışlar sırasında, Türkiye risk primi üzerinde ekstra baskı yarattı. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin, Kasım 2019’da yapılması yerine, 2018 Haziran’da yapılmak üzere öne çekilme kararı ve sistemsel Anayasa değişikliği, Türk finansal varlıkları üzerindeki negatif etkiyi artırdı. Son olarak, jeopolitik gelişmeler ve ABD ile yaşanan ihtilaf, 10 Ağustos’ta Türk lirasında (TL) çok sert düşüşe yol açtı ve Türkiye’nin risk primi belirgin bozuldu. Bu gelişmelerden sonra yeni ekonomi yönetimi, doğru yönde birkaç adımla derhal tepki verdi. Merkez Bankası (TCMB), Eylül ayında politika faizinde 625 baz puan artışla piyasaları yukarı yönde şaşırttı (2018 yılı toplam faiz artışı 1125 puan) ve Hükümet sıkı bir mali konsolidasyon planıyla Yeni Ekonomik Programı’nı (YEP) açıkladı. Bunların akabinde, büyük bankaların sendikasyon kredilerini %100’ün üzerinde bir borç çevirme rasyosuyla çevirmeleri ve ABD’yle olan gerilimin çözülmesi piyasalardaki havayı olumluya çevirdi. Tüm bunlarla birlikte, Türkiye, İran’dan petrol alımında ABD’nin yaptırımlarından geçici olarak muaf tutuldu ve bu durum, piyasalara büyük rahatlama getirdi. 

Sonuç olarak, son dönemdeki finansal şoklar Eylül ayından bu yana yerini normalleşmeye bıraksa da; reel ekonomiye olan gecikmeli etkiler 2018’in son çeyreği itibariyle belirginleşmeye başladı. Bu açıdan, Türkiye ekonomisinin yılın ilk yarısında %6,2 büyüdükten sonra, ikinci yarıyılı çok daha zayıf bir performansla geçirerek 2018 genelinde yaklaşık %3,0 büyümesini bekliyoruz. Bu yıl ise, büyümenin %1’e yavaşlamasını öngörüyoruz. Enflasyon tarafında ise, kurdaki sert değer kaybı ve buna bağlı olarak fiyatlama davranışlarındaki kayda değer bozulma neticesinde hızlı bir yükseliş gözlemledik. Tüketici enflasyonu, Ekim ayında %25 ile son yılların tepe noktasına ulaştıktan sonra, petrol fiyatlarındaki geri çekilme, kurdaki değer kazancı, düşük talep, indirim kampanyaları ve vergi indirimleri sebepleriyle, hızla gerileyerek 2018’i %20.3 seviyesinde bitirdi. 2019’da ise, ek bir negatif şokun yokluğunda, yılın ikinci yarısında belirginleşecek baz etkilerinin desteğiyle yılsonunda enflasyonun %16’ya gerilemesini bekliyoruz. Bu açıdan, Merkez Bankası’nın yılın ilk yarısında mevcut duruşunu koruyacağını, Haziran itibariyle ise sınırlı faiz indirimlerine başlayabileceğini öngörüyoruz. Maliye politikası tarafındaki gelişmeler de 2019’un öne çıkan konularından birisi olacak. Yeni Ekonomi Program’ında (YEP) ortaya konan hedeflere yakın gerçekleşmeler beklentileri karşılayacağından kur üzerindeki kazanımları destekleyecektir. Zira, 2019’un Türkiye Ekonomisi açısından yeniden dengelenme yılı olacağı gibi, finansal değişkenler açısından da bir düzeltme yılı olabileceğini düşünüyoruz. 

 Dış denge tarafında, iç talepteki daralma eğilimi cari açığın 2018’de hızlı bir şekilde düşmesine sebep oldu. Kasım’da, dördüncü ayında da fazla veren denge, 2018’i 27.6 milyar dolarlık bir açıkla kapattı (GSYH’nın yaklaşık %3.5’i) (2017 sonu, 47.3 milyar dolar ile GSYH’nın 5.6%’sı). Ekonomideki soğuma, halen devam eden destekleyici turizm gelirleri ve son dönemdeki düşük petrol fiyatları, cari açıktaki düşüşte temel etkenler oldu. Finansman tarafında ise, yıllık bazda TCMB rezervleri ve net hata ve noksan ana kalemler olurken, portföyde ve net diğer yatırımlarda çıkış gözlendi. 12 aylık cari açığın 2019 sonunda 16 milyar dolara (GSYH’nın %2.2’si) gerilemesini bekliyoruz. 

Bütçe verileri, 2018’i Hükümet’in hedefleriyle uyumlu olarak bitirdi. Bütçe harcamaları ağırlıklı olarak yüksek personel harcamaları ve mal ve hizmet alımları nedeniyle güçlü kalırken, bütçe gelirleri ise imar reformu, vergi affı ve bedelli askerlik gibi tek seferlik gelirler sayesinde destekleyici olmaya devam etti. Böylece, Merkezi Yönetim bütçesi 2018 yılında 72.6 milyar TL (GSYH’nin %1,9’u) açık verirken, faiz dışı denge 1.3 milyar TL (GSYH’nin %0’ı) fazla verdi. Önümüzdeki dönemde, vergi teşviklerinin uzatılması, ekonomideki yavaşlama ile birlikte vergi gelirlerinde beklenen zayıf performans ve daha önce bütçelenmemiş işveren destekleri, bütçe performansını olumsuz etkileyebilir. Öte yandan, imar reformunun Temmuz 2019’a kadar uzatılması ve Merkez Bankası’ndan (TCMB) beklenenden daha yüksek kâr transferi, bütçedeki bozulmaya karşı bir tampon oluşturabilir. Sonuç olarak, 2019 yılında bütçe açığının GSYH’ye oranının %2,2 ile Yeni Ekonomik Program (NEP) tahmini olan %1,8’in biraz üzerinde olmasını bekliyoruz. 

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN SUNDUĞU FIRSATLAR VE GÜÇLÜKLER 

Asya ile Avrupa arasında bir köprü olan Türkiye’nin ekonomisi 2018’i dengelenme yılı olarak geçirdi. 713 milyar ABD dolarlık GSYİH ile Türkiye, dünyanın en büyük 17. ekonomisi konumunda1. 2008-2009 küresel finansal krizinin ardından Türkiye ekonomisi %6’nın üzerinde büyümeyi başardı ve bu oranlar hem AB’nin hem Çin dışındaki diğer gelişen ülkelerin ulaştığı hızların oldukça üzerinde ve Türkiye ekonomisinin dinamik yapısını kanıtlar nitelikte. Bu açıdan, her ne kadar 2018 ve 2019 bir dengelenme dönemi olarak öngörsek de; potansiyel büyüme hızımızın hala daha %5’e yakın olduğunu hesaplıyoruz. 

Mali disiplin, sağlam para politikası, güçlü ve iyi denetlenen bir finansal sistem ile devam eden reformlar, Türkiye’nin ekonomi programının temel taşlarını oluşturmaya devam ediyor. Türkiye merkezi hükümetinin, 2018 yılında %1,9 civarında GSYH’ye oranla bir bütçe açığı vermesi bekleniyor. Genel hükümet borç stoku oranı, 2004 yılından beri %60 olarak belirlenmiş olan AB Maastricht Kriteri’ni karşılıyor. 

Türkiye’nin demografik yapısı büyüme profilini destekleyen bir diğer önemli etken. Türkiye kalabalık, genç ve büyüyen bir nüfusa sahip. Yaklaşık 80 milyonluk nüfusuyla, Türkiye, Avrupa ile Orta ve Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Afrika ülkeleri arasında en yüksek nüfuslardan birine sahip. Nüfusun %55’i 35 yaşın altında ve kadınların daha fazla iş gücüne katılımı sayesinde iş gücü daha kalifiye bir yapıya dönüşüyor. Avrupa ile Orta ve Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgelerinde görülecek eksi büyümeyle karşılaştırıldığında 2030 yılında Türkiye’de nüfusun 88 milyona ulaşması bekleniyor. 

Türkiye’nin maruz kaldığı temel zorluklardan biri, üretiminin ara malı ithalatına yüksek bağımlılığı ve küresel arz zincirinde katma değeri düşük bölümde olması nedeniyle, büyüdüğünde daha yüksek dış ticaret ve cari açık vermesi. Bu nedenle, açığın finansmanı için sermaye girişlerinin devamı Türkiye için önemli. Bu durum, özellikle Fed başta olmak üzere gelişmiş ekonomilerin merkez bankalarının destekleyici para politikalarından çıkmaya devam etmeleri nedeniyle, bir takım zorluklara yol açıyor. Gelişmiş ekonomilerde para politikasının daha kademeli normalleşebilecek olması, finansman maliyetlerinin artmasına rağmen sermaye girişlerinin gelişen ekonomilere devam etmesini sağlayabilir. Dolayısıyla, gerekli yapısal reformları uygulamak için gelişen ekonomilere fırsat vererek üzerlerindeki baskıyı azaltabilir. Ekonomi yönetimi, bu amaçla tasarruf eğilimlerini artırmak ve ara malı ithalatını yerli üretimle ikame ederek düşürmeye çalışmak gibi bazı yapısal reformları uygulamaya başladı. 

Bir başka temel zorluk, reel sektörün GSYH’nin %25’ini bulan döviz açık pozisyonu olabilir. Bu görünüm, küresel finansal piyasalarda stres durumunda kur oynaklığını artırarak dış şoklara karşı kırılganlıkları derinleştirebilir. Bu sebeple, ekonomi yönetimi bu konuya da yoğunlaşarak, TL uzlaşmalı vadeli döviz kontratları ve 15 milyon ABD dolarının altında riski olan firmalara yabancı para cinsinden borçlanma limitleri getirmek gibi belirli tedbirler aldı. Özetle, tasarrufları artırmak için başlatılan programla birlikte Hükümet’in gerekli olan yapısal reformları uygulamaya devam etmesi, hem dış finansman ihtiyacını hem de ekonomideki kırılganlıkları azaltabilir.